KISA BİR ARA
HAZİRAN'DA GÖRÜŞMEK ÜZERE HOŞÇAKALIN ARKADAŞLAR!
Kâmuran ESEN
Güzin Abla olmak.İnsanların derdine - güya - çare bulmak. Herhangi bir konuda ne yapmaları gerektiğine karar verememiş olanlara yol göstermek.Yani akıl hocalığı yapmak.Kendin bir sürü problemlerle boğuşurken, başkalarının sorunlarına çözüm aramak.Bu zor bir iş.
Bazen ben de yaparım bunu.Yaşım yerini buldu ya, zaman zaman gençlere akıl hocalığı yaparım; daha doğrusu yapmak zorunda kalırım. Herhangi bir sorunu olan yakınımı, arkadaşımı, komşumu sabırla dinler; sonra kendilerini rahatlatacak sözler söylerim. Kendimce doğru bulduğum şeyleri yapmalarını öneririm.Güzin Abla olurum yani.....Bu konuda ne kadar başarılıyım, bilemem.
Zaten nasihat etmek, akıl vermek dünyanın en kolay işi.Böyle derler ama, bence o kadar kolay değil. Çünkü bunu yapabilmek için, bazı konularda bilgi ve özellikle tecrübe sahibi olmak gerekiyor. Bir de ağzınız lâf yapacak. Bu da yeterli değil aslında. ”Ağızla pilâv pişmez, yağla pirinç gerek,” demiş atalarımız.... Sonra öğüt vereyim, yol göstereyim derken, iş iyice sarpa sarar. İşte o zaman ayıkla bakalım pirincin taşını. Güzin Abla olmak zor iş.Yine de bazen Güzin Abla olmaktan alıkoyamam kendimi....Çünkü, çevremdekiler bu konuda zorlarlar beni.
Bakın bir gün nasıl Güzin Abla oldum:
Geçenlerde, uzaktan akrabamız olan genç bir bayan sabah kahvesine geldi. Elimde tv kumandasıyla karşıladım kendisini. Kapı çalındığında kumandayla cebelleşiyordum çünkü. Kumanda tutukluk yapıyor arada bir.Çakılıp kalıyor bir kanalda, kanal değiştirmek ne mümkün! Neyse, konuğumla kapıda sarıldık, öpüştük falan. Konuğumla birlikte salona girince, “ Kahretsin! “ diyerek, kanepeye fırlattım kumandayı.
- “ Kusura bakma! ” diye özür diledim, bu davranışım için.
Arkasından,
-“ İkide bir bozuluyor bu kumanda.Sinirlendim de....” diye devam ettim.
Dedi ki konuğum:
- “ Bizim kumanda da arızalıydı, Osman tamir etti... Eşim çok becerikli. Elinden her iş gelir. Gönlü olsa tekeden süt çıkarabilir... “
Gülümseyerek devam etti:
-“ Evde bozulan, takılan, kırılan, çatlayan, patlayan her türlü alet ve makineyi tamir edebilir.Hatta bu konuda, beyaz eşyaların servis elemanlarını cebinden çıkarır.Onların yapamadığı arızaları bulup,- parça değiştirmeden – makineyi çalışır hale getirebilir.”
-“Aman ne güzel!” dedim.
Devam etti eşini methetmeye:
- “ Elektrik, su tesisatı ile ilgili bilumum arızaları gidermek, hemen her türlü makinenin onarımını yapmak kendisi için çocuk oyuncağı gibidir. Bu da bir yetenek olsa gerek.”
Ben aldım sözü:
- “ Kesinlikle! ” dedim. “ Ben, bu konularda çok ama çok beceriksizim.Tüp değiştirmek bile benim için zor.Bazen, iki kumandası olan televizyonda istediğim kanalı bulmakta bile zorlanırım. Bir paketten başka bir pakete geçemem,” dedim.
Konuğum yüzünü ekşiterek :
- “Ama, eşim çok becerikli olduğu, her türlü onarımı yapabildiği halde evimizde arızadan geçilmiyor,” dedi. Ve saymaya başladı:
- “ Evde arızalı üç tane duy var.
Bulaşık makinesinin deterjan kapağı bazen açılmıyor.
Konsolun bir kapağı tam kapanmıyor.
Balkonun salona açılan kapısı da kapanmıyor, ancak kilitleyerek kapatabiliyorum.
Tuvaletlerden birinin rezervuarı bozuk.
Fırınımın çakmağı da arada tutukluk yapıyor.
Salondaki pencerelerden birisi tam kapanmıyor.Hatta sert bir rüzgâr esince, hop açılıyor.”
Daha devam edecekti ki, araya girdim:
- “ Hani, eşim ter türlü arızayı yapabilir demiştin ? ”
-“ Evet... Dedim.....Ama - yapar- demedim ki, ya – pa – bi – lir dedim.Yapmakla yapabilmek arasında dağlar kadar fark var.Yani yapabilir ama, canı isteyince. Bir gün çıngar çıkacak ama, bakalım ne zaman.....” dedi.
Çok iyi tanıyorum eşini. Evine, eşine, çocuğuna bağlı birisi.Yalnız, yapması gereken tamiratları zamanında yapmıyor, tek eksiği bu.O kadarcık kusur, kadı kızında da olur. “ Hiç üzüm yoktur ki, ardında çöpü olmaya,” demişler.......Bir insan hem su tesisatçısı, hem elektrikçi, hem marangoz, hem iyi bir eş, hem iyi bir baba olamaz. Joker mi adamcağız.....Tabi içimden söylüyorum bunları.
Dedim ki konuğuma:
-“ Eşinle mutlusun, o iyi bir eş, iyi bir baba; iyi de bir işi var, değil mi? “
Memnun memnun gülümseyerek:
-“ Evet, o çok iyi bir eş, çok iyi bir baba.” dedi.
-“ O zaman hiç yakınma.........Sen , çok iyi yapabildiğin halde, yapmadıklarını düşündün mü hiç? ” diye sordum.
O daha düşünürken, ben yanıtladım kendi sorumu:
-“ Örneğin sen çok temiz bir hanımsın. Mutfakta, temizlikte çok iyisin. Ama, her hafta temizliğe kadın çağırıyorsun,” diye çıkıştım.Konuğumun sessiz kalmasından cesaret alarak;
-“Çok güzel örgü örersin ama şu üzerindeki kazak örme kazak değil, hazır kazak,” deyiverdim. Kırılmasın diye bir örnek de kendimden verdim:
-“ Geçen sene bir etek biçmiştim kendime, hâlâ duruyor; canım hiç dikmek istemiyor.Şu perdelere bak! Ne kadar islenmiş.Bir türlü yıkayamadım.Kimse mükemmel değildir.”
Şöyle bir düşündü.Başını, sözlerimi onaylarcasına sallayarak,
- “ Haklısın Kâmuran Abla, bunu hiç düşünmemiştim,” dedi.
Sevgili Hanımlar! Eşinize karşı anlayışlı olunuz. Düşününüz ki eşiniz anlayışlı, iyi bir eş, iyi bir baba.Bunun yanında da bazı eksikleri, kusurları var.Elbette olacak.O bir ilâh değil, bir makine hiç değil.Hem iyi bir eşe sahip olacaksınız, hem mutlu bir yaşamınız olacak; ama bunun yanında da hiçbir eksiğiniz olmayacak. Nerde o bolluk!.Ne demiş atalarımız: “ Hem karnın tok olacak, hem börek tepsisi bütün kalacak.” .......Yok öyle üç kuruşa beş köfte.
Ne zaman ki görürüm soğuk bir kış gününde
Dağ başına kar yağmış, buz kesmiş ortalığı
Senin sıcaklığınla içim ısınır anne!
Bir kuş gagası ile yavrusunu beslerken
O şefkatli ellerin bana dokunur anne!
Saksıda sardunyaya dokunsa parmaklarım
O kadife tenini bulurum yaprağında.
Seni saran toprağa basarken irkilirim
İncitmekten korkarak o nazik bedenini
Hayal etmek istemem seni ayak altında.
Rüzgâr uğultusunda seslenmeni duyarım
Zorlu hayat yolunda yürüyorsun yanımda.
Hissederim, mutlaka dualar etmektesin
Bir zamanlar gözünden kıskandığın yavrunu
Bilirim , uzaklardan hâlâ gözlemektesin.
İçimde kırmızı karanfiller büyüttüm senin için
Ah ne olur gelip de doyasıya koklasan.
Ellerinde tutsan da uzun kış geceleri
-Sıcaklığım sinmiştir nasılsa yaprağına-
Dondurucu soğuklarda karanfille ısınsan.
Varlığını gittiğim her köşede duyarım.
Dokunamam bedenine , tutamam ellerini
Buluşacağımız günün hayaliyle yaşarım
Sararım kollarımla bırakmam seni artık
Başımı omuzuna dayayıp da ağlarım.
Sırtını dağlara yaslayan ova bile
Bereketli ellerini arıyor bağbozumu.
İşlediğin tarlalarda boynu bükük ekinler
Doldurmuş hasretinle , doyurmuş başağını.
Ne çare ki hepimiz yokluğunda tükendik
Bekliyoruz ömrümüzün artık son akşamını.
- 1978 -
Ortaokula gittiğim yıllardan biriydi.Türkçe Öğretmenimiz Şükrü Bey bir gün ; iki şube öğrencileri arasında münazara düzenleneceğini söyledi. Münazaraya katılacak olan iki sınıftan üçer konuşmacı seçilecekti. Bu kişiler sınıflarının temsilcisi olacaktı. Bizim sınıftan seçilen üç kişiden biri de bendim.Münazara konusu “ Çok gezen mi bilir,çok okuyan mı? ” idi. Bir sınıf gezmeyi, diğer sınıf okumayı savunacaktı. Bana göre çok okuyanın çok bileceği tartışma bile götürmezdi. Arkadaşlarım da benim gibi düşünüyorlardı. “ Çok okuyan bilir.” Diyen grup mutlaka kazanacaktı. Çekilecek kura sonucu, savunacağımız konu belli olacaktı. “İ nşallah bizim gruba okumak çıkar.” Diye dua ediyorduk. Kura çekildi ve bize “ Çok gezen bilir. “ tezini savunmak düştü ne yazık ki.
Moralimiz bozuldu. Biz, “Çok gezen bilir. “ demekle nasıl münazara kazanacaktık? Daha doğrusu çok gezenin çok bildiğini jüri üyelerine nasıl kabul ettirecektik? Çok gezenin çok bileceğine kendimiz inanmıyorduk ki, başkalarını inandıralım. Biz niye okuldaydık ? Öğrenmek için değil mi ? Çok gezen çok biliyorsa, niçin gezmiyor da okula geliyorduk ? Rakiplerimiz münazarada bize ” Okumanın yararına inanmıyorsanız, niçin okula geliyorsunuz ? ” derlerse, ne cevap verecektik ? Velhasıl, münazarayı kazanmak, bize göre olanaksızdı.
Bu düşüncemizi öğretmenimize söyledik. Kazanamayacağımız şimdiden belli olan bir münazaraya niye katılacaktık ? Öğretmenimiz bizim gibi düşünmüyordu. “ Önemli olan aldığınız tezi iyi savunmaktır, etkili konuşmaktır. Konuşması etkili ve güzel olan bir kişi, yoğurdu kara diye jüri üyelerini ikna edebilir. İki grubun da kazanma şansı eşit.” diyordu.
Bu sözler bize hiç de inandırıcı gelmiyordu. Kara kara düşünmeye başladık. Tenefüslerde kafa kafaya veriyor, gezmekle çok şey öğrenebileceğimizi jüri üyelerine nasıl kabul ettireceğimizi düşünüyorduk. Son dersten sonra birimizin evinde toplanıyor,kitapları,ansiklopedileri karıştırıyorduk. Dersleri bile boşlamıştık. Aklımız, fikrimiz münazaradaydı. Bazı yetişkinlerden yardım almayı planlıyorduk. Hazırladığımız raporları mı diyeyim, bilgileri mi diyeyim,devlet sırrı gibi saklıyorduk. Bize rakip olan arkadaşlarımızla karşılaştığımızda, hiç bakışmadan,selâmlaşmadan geçişiyorduk. Centilmen birer yarışmacı olmayı henüz öğrenememiştik. Karşı grup ,bize göre daha rahat görünüyordu. Nasıl olsa münazarayı onlar kazanacaktı. Çok okuyanın çok gezenden daha iyi bileceği tartışma bile götürmezdi. Bunları düşündükçe, karşı gruba hırsımız daha da artıyordu.
Öğretmenimiz Şükrü Bey bize çok yardımcı oluyordu. Ancak; aynı yardımları rakiplerimize de yaptığını bildiğimiz için, bu yardımların bize bir yararı olmayacağını düşünüyorduk. Mikrofon heyecanını üzerimizden atmak için neler yapmamız gerektiğini anlatıyor; mimiklerimizi , ellerimizi nasıl kullanabileceğimizi örneklerle açıklıyordu. İkide bir, ” Münazarayı kazanmak o kadar önemli değil; önemli olan, centilmence yarışmak.” diyordu. Bize göre ise, önemli olan kazanmaktı.
Günlerce hazırlandık münazaraya. Yardım almak için gittiğimiz birine,bizden önce rakiplerimizin de gittiğini öğrenince moralimiz bozuluyordu. Hatta sinirleniyorduk. Ayrıca;yararlanmak için başvurduğumuz her kitapta okumakla ilgili bilgiler ve güzel sözler vardı. Gezmekle ilgili bir şey bulamıyorduk. Örneğin; “ Kitap en iyi arkadaştır.” diye yazıyordu. Bir düşünür; “Tanrım! Bana kitap dolu bir evle,çiçek dolu bir bahçe ver “ diyordu. Başka bir düşünür; “Okullar dolmayınca hapishaneler boşalmaz” diyordu. Eğer biz okumayı savunuyor olsaydık, kazanacağımız kesindi. Tek umudumuz, ünlü gezgin Evliya Çelebi idi. Bir de Macellan. İkisi de gezerek, görerek birşeyler yapmışlardı.
Münazara günü geldi çattı. Her grup kendi teziyle ilgili afişleri, dövizleri, resimleri duvara asıyordu. Biz bir duvara asıyorduk, onlar karşı duvara. Bizim hazırlığımız onlarınkinden daha azdı. Onların hazırlıkları bizim hazırlığımızın hemen hemen iki katıydı. Resimler, afişler hazırlamışlardı. Neredeyse duvarın yarısını kaplıyordu. Gezmekle ilgili ne bulabilirdik ki? Sanki bizim kaybedeceğimiz daha şimdiden belli oluyordu. Suratlarımız biraz daha asıldı, moralimiz biraz daha bozuldu.
Her grup kendi tezine uygun rozetler hazırlamıştı. Salona giren her konuğa, her gruptan bir görevli kendi rozetini takıyordu. Bizim rozetimiz bir yelkenliydi. Bu yelkenli; Macellan’ın dünyanın yuvarlak olduğunu ıspatlamak için yaptığı deniz yolculuğunu çağrıştırıyordu. Sağolsundu Macellan.(!) Yoksa biz neyi resmedecektik rozette? Okumayı savunacak olan rakiplerimizin rozetinde; Pisa Kulesi ve altında, kulenin devrileceğinden korkan bir çocuk vardı. Öyle ya! Cahillik kötü şeydi. Çekül doğrultusundan haberi olmayan birinin ,Pisa Kulesinin yıkılacağından korkması çok normaldi. Çok okuyan kişi, bunu pekâla bilirdi. Bu anlamlı rozet canımızı sıkmıştı. Acaba onlara bu aklı kim vermişti?
Rakiplerimizin kolay lokma olmadıklarını zaten biliyorduk da, rozeti ve duvardaki afişleri görünce lokmanın asla yutulamayacağını daha iyi anlamıştık. Ve münazara başladı. Salon tıklım tıklım doluydu. Kalabalığı görünce heyecanım daha da arttı.
Şükrü Bey açılışı yaptı. İlk konuşmacı karşı gruptandı. Onu dikkatle dinliyor,notlar alıyorduk. Onların sözlerine, hele hele bize yönelttikleri sorulara o an cevap hazırlayacak,sıra bize gelince bunları aktaracaktık. Onların “doğru” dediğine ne yapıp edip “ yanlış” diyecektik. Sadece demekle olmayacaktı tabi. Konukları, özellikle jüri üyelerini söylediklerimizin doğruluğuna inandırmamız gerekiyordu.
Bizim grubun sözcüsü bendim. Her yarışmacı birer kez konuşacak; son olarak da grup sözcüleri kürsüye çıkıp, gruplarına yöneltilen soruları cevaplayacaklar ve karşı grubun fikirlerini çürüteceklerdi. Bunu da grubumuz adına ben yapacağım için, bir bakıma iş bende bitecekti. Son konuşmacı bendim. Bu, bizim için bir fırsat, bir şans olabilirdi. Tabi, becerebilirsem. Sorumluluğum çok büyüktü. Bunun farkındaydım. Güzel ve etkileyici bir konuşmayla işi bitirebilecektim.
Rakip arkadaşlarımızdan biri “Allah’ın ilk sözü oku’dur , Allah bizden okumamızı istiyor.” dedi ve salondan büyük alkış aldı. Sıra bana geldiğinde; “Allah’ın ilk sözü okudur. Doğru. Allah Kur’an-ı Kerim’i okuyun diye emretmiş. Şimdi soruyorum size: İçinizden hanginiz Kur’an-ı Kerim’i okumasını biliyor? ” deyiverdim çocuk aklımla. Konuklardan büyük alkış aldım.Bu alkış bana cesaret verdi. Yine rakiplerimizin “Cahillerden her kötülük gelebileceği” sözlerine de; ( O günlerde gazetede okuduğum ,hocalarının arabasını yakan, üniversite kapılarında olay çıkaran öğrencileri hatırlatıp) “Bunları yapan okumuşlar mı,yoksa cahiller mi?” deyiverdim. Sanki içimden bir ses beni yönlendiriyordu. Ve arkasından Macellan’ın, dünyanın yuvarlak olduğunu okuyarak değil gezerek ispatladığını söyledim. Birçok icadın okuyarak değil; gezip görerek,araştırma,inceleme yaparak,gözlem yaparak gerçekleştirildiğini söyledim. Arşimet’in suyun kaldırma kuvvetini , Edison’un elektrik ampulünü, Cristof Colomp’un Amerika Kıtasını okuyarak bulmadığını söyledim. Konuşmama biraz ara verdiğimde veya cümleler arasında alkışlar geliyordu. Bu alkışlar büyüyor büyüyor, sanki bir hamamda yankılanıyordu.
Alkışlardan, konuşmamın gayet iyi gittiğini anladım. Uzay,Güneş,Yıldızlar ve Ay hakkında bilgilerin okuyarak değil, gezerek elde edildiğini, yeryüzü haritalarının gezerek ve görerek çizildiğini söyledim. Şu anda hatırlayamadığım başka şeyler de söyledim. Bu arada heyecanı falan unutmuştum.
Konuşmama devam edecekken, konuşma süremim bitmesi nedeniyle , jüri başkanının süremin bittiğini bana işaret edeceğini anlar anlamaz da, “Daha söyleyeceklerim bitmedi ama sürem bitti” dedim. Zamanı iyi kullanabilmek de puan getiriyordu çünkü. Bana ayrılan sürede konuşmamı bitiremez, konuşmam yarıda kalırsa, puan kaybedecektim. Konuklara saygılar sunup grubuma döndüm. Alkışlar bir müddet daha devam etti. Galiba konuşmam beğenilmişti.
Jüri üyelerinin değerlendirme aşaması bana yıl kadar uzun geldi. Son konuşmamı yaptıktan sonra, biraz umutlanmıştım. Belki de münazarayı biz kazanacaktık. Şükrü Bey sonucu jüriden aldı ve mikrofona geldi. Münazaranın galibini açıkladı. Aman Allah’ım! Münazarayı bizim grup kazanmıştı. Dünyalar bizim olmuştu. Ayrıca konuşmacılardan birinci ve ikinci sözcü seçilmişti. Tezini en iyi savunan konuşmacı ben seçilmiştim. Birinci sözcü olduğum için bana bir de ödül verdiler.( Atatürk’ün Nutkunu.)
O anda düşündüm kendi kendime: Ben birinci sözcü seçilmemi çok okumaya borçluydum. Eğer çok kitap okumamış olsaydım, güzel konuşma becerisini kazanamazdım. Dolayısıyla de birinci sözcü seçilemezdim. Gezmenin bilgi edinmede daha önemli olduğunu, okumak sayesinde ispatlamıştık. Aslında bu bir çelişkiydi. Demek ki yine de, çok okuyan çok biliyordu.
Konuklar dağılırken, çıkışta onları uğurladık. Hepsi teker teker elimizi sıktılar , tüm yarışmacıları kutladılar. Konukların büyük çoğunluğu bana, sanki söz birliği etmişler gibi” Kızım sen avukat ol.” diye temennide bulundular. Matematik öğretmenimiz ve aynı zamanda okul müdürümüz beni tebrik edeceğine, o kalabalık arasında bana “Kâmuran, Matematiğe iyi çalış. “diye öğüt verdi. Bu bana göre, “Siz bunun iyi konuşmacı olduğuna,birinci sözcü seçildiğine bakmayın .Matematiği zayıftır” anlamına geliyordu.
Ve ne yazık ki o yıl da Matematikte başarılı olamadım. Kırık not almaya devam ettim. Matematik öğretmenimizin sıfırın altında notu da vardı. Eksi bir,eksi iki gibi. Birkaç kez bu eksi notlardan ben de aldım. Fakat bu eksi notların ne anlama geldiğini öğretmenime sorma cesaretini gösteremedim. Yıl sonunda da kırık notum, not ortalamam yüksek olduğundan affedildi ve “ortalama ile” sınıfı geçtim.
Münazarada birinci sözcü seçilince; konukların “Kızım sen avukat ol!” övgüleri ve temennileri beni uzun bir süre etkiledi. Doktor olmak istiyorken, “ Yoksa avukat mı olsam? ” diye kendi kendime sormaya başladım.
O günden sonra, kendime olan güvenim daha da arttı. Fırsat buldukça okumaya devam ettim. Buna bağlı olarak, hem yazılı anlatımım, hem sözlü anlatımım gelişti. Bana bu alışkanlığı ve zevki kazandıran Şükrü Yazıcı öğretmenime minnet borçluyum.... Sonra ne mi oldum?
İleride ben ne doktor,ne de avukat olacaktım. Öğretmen olacaktım. Tesadüfen seçtiğim öğretmenliği yirmi yedi yıl severek,zevkle, bitmeyen bir azimle yapacaktım. Ve yıllar sonra bir Öğretmenler Günü Töreninde mikrofonda konuşurken; daha önceden hazırlamadığım, o anda içimden geliveren ve o anda zihnimde yazıverdiğim şu dizeler dudaklarımdan dökülecekti:
Gururluyum!
Çünkü ben öğretmenim.
Ulu Önder Başöğretmen
Mustafa Kemal Atatürk’ün mesleğindenim !
Çocukluğumda, şimdiki olanakların birçoğundan habersiz yaşadık yıllarca. Ne televizyon, ne bilgisayar vardı evlerimizde. Hatta uzun yıllar telefonumuz bile yoktu .İşte bu yokluklar insanları birbirleriyle kaynaşmaya, birlikte hareket etmeye zorluyordu. Güzel komşuluk ilişkilerimiz vardı. Başkalarıyla birlikte üzülme, başkalarıyla birlikte mutlu olma özelliklerimiz vardı. Komşuluklar, arkadaşlıklar güvenilirdi. Annemin komşularıyla ilişkileri çok sıcaktı. Evimizde bazı zamanlarda bulamadığımız yağ, şeker, tuz gibi şeyleri , hemen en yakın komşumuza gidip isteyebilme ayrıcalığımız vardı.
Şimdi çocukluğumdaki gibi komşular bulamıyorum, bulamadım. İşin kötüsü, kendim de öyle komşu olamadım. Bakıyorum çevreme: Herkes aynı. Eskiden “ Çat kapı ” deyip kapısını çalabileceğimiz komşular; ya da “ Evde misiniz? Biz geldik.” diyen komşularımız yok artık. Samimiyetimizi, birbirimize olan güvenimizi kaybettik.
Sinema zevkimiz vardı eskiden .Çarşamba ve Cumartesi günleri bayanlaraydı. Görevlendirilen bir çocuk, elinde boru veya borazana benzeyen bir şeyle avaz avaz bağırırdı. Mudurnu’nun bütün sokaklarını dolaşırdı. “ Dikkat ! Dikkat ! Bugün saat ikide, falanla filanın başrolde oynadığı, falan filan isimli film oynayacaktır. Sayın halkımıza duyrulur.” diye filmi bizlere duyururdu. Pencerelerin camları açılır, ilkel bir yöntemle yapılan duyuruya dikkatle kulak verilirdi. Bağıran çocuğun yanında biri daha olurdu. Onun elinde de o gün oynayacak filmin afişi bulunurdu.
Biz de annemizle, kardeşlerimizle , komşularımızla beraber sinemaya giderdik. Aman Allahım, o ne büyük zevkti! İki hafta üstüste sinemaya gitmek, anneme göre savurganlıktı. Bunu istediğimizde annem ,” Kızım daha geçen hafta gittiniz. Her hafta her hafta ne bu! ” diye çıkışırdı. İşte o zamanki sinemaların güzelliği belki de bu kısıtlamadan geliyordu. Hep tadı damağımızda kalıyordu. Doyasıya ya da bıkıncaya kadar film izlemiyorduk. Annemin bizi her hafta sinemaya göndermemesi, her seferinde filmleri daha büyük zevkle izlememize sebep oluyordu. Demek ki annem, çok kolay elde edilen şeylerin bizi fazla mutlu etmeyeceğini biliyordu. O nedenle bizi her hafta sinemaya göndermiyordu. Eğer her hafta gitseydik sinemaya, eminim fazla keyif alamazdık.
Acıklı filmlere bayılıyorduk. Sinemaya giderken mendillerimizi hazırlardık. Sanki ağlamak için giderdik sinemaya. Bizim için güzel olan film, acıklı olandı. Acıklı filmlere gidip ağlamaktan bile zevk alırdık. Annelerimiz film arasında verilen arada yapmak için elişlerini bile götürürlerdi. Biz çocuklar da o arada gazozlarımızı içerdik. Filmin gerisinin nasıl geleceğini tahmin etmeye çalışırdık.
Türk filmleri bizim için vazgeçilmezdi . Bu filmlerin konularının hiç yabancısı değildik. Bizim yaşantımıza, çevredeki insanların yaşantısına benziyordu. Bayrama, düğüne, Lunaparka gider gibi mutlu gidiyorduk sinemaya. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Girik, Cüneyt Arkın, Ediz Hun; biz çocukların rüyalarını süslüyordu. Peki ya şimdi.....Televizyonda akşama kadar birçok film veriliyor. Seyreden kim? Çocukluğumdaki ya da gençliğimdeki o heyecanı, o mutluluğu duymam, o yıllardaki zevki almam mümkün değil. Değişen nedir dersiniz?
Eski günlerden bahsederken dini bayramlardan söz etmemek mümkün mü?Bayramlarda ailemizin alabildiği giysiler günlerce önceden alınırdı. Ya da en yeni giysilerimiz bayram için yıkanır, ütülenirdi. Biz çocuklar sabırsızlıkla beklerdik bayramın gelmesini. Günler geçmek bilmezdi bir türlü. Hele o arife günleri uzardı da uzardı....Bayram sabahı babamın camiden gelmesine özenle giyindiğimizi,babamın elini öptükten sonra onun bize vereceği bayram harçlığı için elini cebine götürmesini nasıl gözlediğimizi hiç unutmam. Babamın cebinden çıkardığı bir lira bizi sonsuz mutlu ederdi. Küçük şeylerden mutlu olmaya alıştırılmıştık. Bayramda,uzun zamandır göremediğimiz uzaktaki akrabalarımızla görüşürdük. Ailenin en büyüğünün evinde toplanılırdı. Akrabalıklar,dostluklar, bayram sayesinde güçlenirdi. O zamanlar dini bayramlarda herkes evinde olurdu. Şimdiki gibi tatile çıkılmazdı bayramda. Böyle bir şey kimsenin de aklına gelmezdi. Bayramda evin kapısı kapatılmazdı. Eş,dost ve akrabalara karşı ayıp olurdu. Bayramlar “tatil” olarak değerlendirilmezdi. Neden bu duruma geldik dersiniz?
Çocukların oyunları da farklıydı eskiden. Şimdiki çocuklar gibi çeşit çeşit oyuncaklarımız yoktu. Ama annemizin diktiği bezden bebeklerle,karpuz kabuğundan yaptığımız arabalarla, söğüt dalından yaptığımız düdüklerle mutlu olurduk. Topraktan fırın yapar,içinde ateş yakardık. Yabani gülleri bir şişenin içine koyar, üstüne su doldurur, şişenin içine soktuğumuz ince bir dal parçasıyla gül yapraklarını ezerdik. Gül yaprakları iyice ezilince, bunu tülbentten süzer, kolonya yapardık. Çam sakızını çam yapraklarının üstüne koyar, altından kibritle tutuşturur, yaprakların arasından süzülen çam sakızını zevkle çiğnerdik. Mis gibi kokardı. Oyunlarımızda bir yaratıcılık vardı. Oyuncaklarımızın bir çoğu, ya annemizin ya da kendimizin eseri olurdu. Çam kabuklarını yontarak bebek yapardık. Peki ya bugün? Bugün çocuklarımıza çeşit çeşit oyuncak alıyoruz. Fakat bizim çocukluğumuzda yaşadığımız mutluluğu onlara yaşatamıyoruz. Onlarda bir doyumsuzluk var. Eksik olan nedir dersiniz?
Bir de hayal meyal hatırladığım cambazlar vardı eskiden. Palyaço görünümde biri, uzun sopaların üzerinde yürürdü. Bu sopalarla sanırım iki metreden fazla boyu olurdu. Beşkavak Meydanında gösteriler yaparlardı cambazlar. Gerdirilmiş , yerden yüksekliği birkaç metre olan ip üzerinde bisiklete binen kızı hayranlıkla ve düşecek diye korkuyla izlerdik. Daha başka gösteriler de yaparlardı. Gösteri bitince, elindeki şapkayı ters çeviren biri izleyicilerin arasında dolaşır, para toplardı. Bir yandan da ;”Ayşe Hanım, Fatma Hanım, Kadriye Hanım, Bedriye Hanım diye başlayan güzel sözler ederdi. İşte bu cambazlar günlük yaşantımıza bir renk getirirlerdi.
Eskiden dostluklar, arkadaşlıklar, komşuluklar şimdikinden daha sıcaktı. Yaşam koşullarının ağırlaşması, insanlık ilişkilerimizi zayıflatmakta en büyük rolü oynadı sanıyorum. İkinci etken ise, bana göre televizyon. Televizyon her şeyi evimize kadar getirdi. Bizi evimize kapattı. Başkalarında aradığımız mutlulukları, teselliyi bize televizyon sundu. Bir dost muhabbetine bile ihtiyaç duymaz olduk. Sanki dünyamız daraldı. Sosyal ilişkiler unutuldu. İnsanların birbirine pek ihtiyacı kalmadı. Daha doğrusu televizyon, bizde bu hissi uyandırdı. Evlerimize kapanıp kalınca da, birbirimizi unuttuk. Kendi dünyamıza daldık. Bunun sonucunda da, eski mutlulukları ve güzellikleri yaşayamaz olduk. Ama bir şeylerin eksikliğini hep hissettik. Hissettiğimiz bu eksiklikler , yaşadığımız o eski anılarımızda saklı. Bugün unuttuğumuz, geçmişte sıkı sıkı sarıldığımız değerlerde ..
Eskisi gibi insanların birbirine daha yakın olmasını, dostlukların daha güçlü olmasını, mutlulukların eskisi gibi daha kolay elde edilmesini istiyorum . Bu konuda ümidimi tamamen yitirmek istemiyorum. Eğer herkes birbirine saygı, sevgi ve güven duyarsa, mânevi değerlere gereken önemi verirse; daha da önemlisi insanlar birbirine yaklaşırsa, inanın mutlu olmak daha kolay. Ve eskiye özenmek de asla olası değil.
İlgi: ( Emekli imam Abdullah Cihangir’in cenaze töreninde söyledikleri.)"Yüksek sesle ağlamak yüzünü gözünü yırtmak bizim dinimizin yasak ettiği cahiliye adetidir... Kadınların sesi 4 duvar arasından dışarıya asla çıkmayacak ... Kadın sesi 4 duvar arasından çıktı mı bu haya perdesinin yırtılmasıdır allah korusun.. Çocuklarınızı mutlaka sabah namazına kaldırın.. Çocuklarınızı sabah namazına kaldırmadınız mı kıyamet günü onun hakkını veremezsiniz. Televizyonları fazla seyretmeyiniz göz nurunuz, yüz nurunuz gitmesin." …Gazeteler
Haberi okuyunca, nutkum tutuldu. Daha doğrusu, bilmem kaçıncı kez nutkum tutuldu. Çünkü, buna benzer görüş bildiren çok sayıda din görevlisi var. Zaman zaman okuyorum ya da çeşitli vesilelerle dinliyorum. Yakın çevremde ise, herkesin “ hoca’nım” diye hitabettiği, sohbetini dinledikleri kadınlar var. Bunların birçoğunun hocalığının nerden geldiğini de anlayabilmiş değilim. Eline bir “ Yasin” kitabı alan, hoca olmuş. Resmi görevli değiller aslında. Hem ehliyetsizler hem denetimsizler. Bugün Ayşe Hanım’ın evinde, yarın Fatma Hanım’ın evinde konuşma yapıyorlar.
Bir anne düşünün ki, yavrusunu kaybetmiş. O anne, sesini erkek duyacak diye ağlamayacak. Eğer sesli ağlarsa, sesini erkekler duyarsa, haya perdesi yırtılmış olacak. Böyle bir şey olabilir mi?
Emekli imamın sözlerini okuyunca, kendi derdime düştüm sevgili okurlar. Ben bir günahkârım, cahiliye âdetine göre davranıyorum ; gözümün nuru, yüzümün nuru da yok. Ben şimdi ne yapacağım ?
İmamın dediğine göre, kadın sesi dört duvar arasından çıkmayacakmış. Oysa ben neler yaptım neler! Sesimi yüzlerce değil, binlerce kişi duydu. Nasıl mı ?
İyi de, sesim evimin dışına çıktı diye günahkâr oldum, haya perdem yırtıldı diyelim; öğretmenlikte özveriyle yirmi sekiz yıl çalıştığım, hiç kale alınmayacak mı ? Emekli olmama rağmen, en azından kendi kasabam için bir şeyler yapma gayreti içinde olduğumun hiç mi önemi yok ? Hiç takiyye yapmadım. Dinimizi kullanarak, daha iyi konuma gelmek için çaba vermedim.Adam öldürmedim, banka hortumlamadım, devletin olanaklarını çıkarım için kullanmadım.Haram yemedim. Görevimi ihmal etmedim. Rüşvet – afedersiniz bahşiş diyecektim- almadım. Tam tersine, yıllarca sınıfım kırtasiye masraflarını, öğrencilerimin kullandığı tebeşir parasını bile cebimden verdim. Hal böyle iken, sesim dört duvar arasından çıktı diye neden günahkâr olayım!
Günahkâr da değilim, nursuz da . Hele hele haya perdem asla yırtık değil. İçimdeki Allah sevgisinin ve imanımın derecesini imam da bilmez, müftü de. Onu sadece önce Allah bilir, sonra ben. Bu sevginin derecesi ise, yalnızca beni ilgilendirir.
Kadınları bir paspas ya da erkeğin tarlası gibi gören zihniyeti şiddetle kınıyorum. Bir imamın sözünden yola çıkarak genelleme yaptığımı düşünemeyin sakın. Bu imam gibi düşünen, vatandaşa bir şekilde ulaşan, onları yönlendirmeye çalışan yüzlerce hatta belki binlerce kişi var. Kendisini din görevlisi olarak kabul ettirip, vatandaşa yanlış din bilgisi aşılayanlar var. Ehliyetsiz ve denetimsiz.Oysa ben dinimi en doğru şekliyle öğrenmek istiyorum, çarpıtılmış şeklini değil.
Kadının sesinin, dört duvar arasından çıkmaması gerekiyormuş. Bunun açılımı şöyledir sevgili okurlar: Kadınlar evden dışarıya asla çıkmayacak, çıkmak zorunda kalırsa dışarıda konuşmayacak, evde erkeğine hizmet edecek. Hücre cezalısı gibi bir yaşam sürecek. Beni Allahım çok adil. Kadınların, erkekler tarafından bu şekilde sindirilmesini asla istemez. Ben buna inanıyorum. Beni asıl düşündüren; bu imam ve onun gibilere inanacak saf vatandaşlarımızın olmasıdır.
AKP’nin, kapatma davasına karşılık bir Anayasa değişikliği hazırlığı içinde olduğunu okuyoruz gazetelerde. Yapılmak istenilen şeyin adı , “ Dereyi geçerken at değiştirmek.” tir.
Benim anlayamadığım şu:
Meclisin – yani siyasilerin - çıkardığı yasaya göre davranan, kendisine verilen görevin gereklerine göre ve yetki sınırları çerçevesinde hareket eden savcıyı neden kötü kişi ilân ettikleri. Ve ayrıca; ” Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisi’nde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz." iken; yasayı değiştirmenin nasıl mümkün olacağı. Ve bu durumun ne kadar vahim sonuçlar doğuracağını, bazı sorumsuz siyasilerin nasıl olup da hesaba katmamaları.
Diyelim ki, takım oyunu( örneğin futbol) oynuyorsunuz. Oyunun kurallarını biliyor, ama oyun içinde bu kurallara uygun davranmıyorsunuz. Hakemin uyarılarını ( sözlü uyarı, sarı kart gibi) dikkate almıyorsunuz. Sonra da; hem kurallara, hem oyunun kurallarına göre oynamanızı isteyen hakeme itiraz ediyorsunuz. Sadece itiraz etseniz iyi; hakeme hakaret ediyor, iftira atıyorsunuz. Oyun sırasında, hakemin ve kuralların değiştirilmesini istiyorsunuz. Oyununuzu izleyen taraftarlarınızı tahrik ediyor, “ Hakeme gözlük.” gibilerinden cümleler sarfetmelerini sağlıyorsunuz. “ Ben iyi bir oyuncuyum, gol kralıyım, kurallara uymam.” diyorsunuz. Sizden önce bazı oyuncuların, kurallara uymadıkları için oyun dışı kalmasını normal karşıladığınız halde yapıyorsunuz bunu. Kurallar, başkalarına dokunurken iy i- güzel; size dokununca , tü – kaka ! O zaman size, argo diliyle “ Senin annen o kadar mı güzel ? ” diye sorarlar.
Oyunun düzenini sağlamakla görevli hakemi, çetelerle işbirliği yapmakla suçluyorsunuz.
Hakemin sizden oyunun kurallarına uygun davranmanızı istemesini; taraftarlarınızı ciddiye almamak , onları yok saymak olarak değerlendiriyorsunuz. Bir zamanlar kendiniz oyun dışında kalma cezalısı iken; oyunun o kurallarının sayesinde oyuna tekrar dahil olduğunuzu unutuyorsunuz. Kurallar ve hakem, siz oyuna alınırken ” iyi ” de; oyun içindeki davranışlarınız gözden geçirildiğinde mi “ kötü “ ?
Daha başka şeyler de yapıyorsunuz.
“Kısa kez Mümtaz, başsavcı tıraşı olsun.” basitliğini gösteriyorsunuz.
Türkiye’yi, bir din devletine dönüştürmek istemekle suçlanırken, kutsal dinimizi siyasete alet ediyor, Kur’an – ı Kerim’den ayetler okuyorsunuz.
“ Onlar ki; kulakları var, işitmezler; gözleri var, görmezler.” diyorsunuz.
“ Herkes ölümü tadacak, başsavcı da tadacak.” diye ilâve ediyorsunuz.
“ Başsavcı, Apo’yle hemşehri çıktı.” gibi, densizce ve çok tehlikeli söylemlerde bulunuyorsunuz.
“ Türkiye’nin kalkınmasını istemeyen birileri, önemli yerlere sızmış.” gibi, akıllarla durgunluk veren iftiralar atıyorsunuz.
“ Yapılmak istenen şey bize karşı değil, milli iradeye karşı.” diyorsunuz. Hukuka, – işinize gelmeyince- güvenmediğinizi böylece beyan etmiş oluyorsunuz.
Herkesin bildiği gibi, kanun önünde herkes eşittir. Bu eşitliğin hiçbir şartı yoktur. Halk desteği % 5 olan bir partinin siyasileriyle , % 70 olan başka bir partinin siyasileri için de aynı eşitlik geçerlidir. Tıpkı ; doğa kanunlarının Tavşan için ne kadar geçerliliği varsa, ormanların kralı Aslan için de aynı oranda geçerliliği olduğu gibi. Doğa Tavşana hangi gözle bakarsa, Aslana da aynı gözle bakar.
Kamu oyundaki dalgalanmayı kaygıyla izliyorum. Merak ediyorum, acaba n’olacak ?
Derken, şu atasözünü anımsadım: “ Hele dalga bir durulsun, kimin donsuz kaldığı( kalacağı ) o zaman belli olacak.”
Güneşli bir pazar günü. Saat sabahın sekizi. Hııım! Yürüyüş için güzel bir gün ve uygun bir saat. Acele hazırlanmalıyım. Ha gayret! Yürüyüş yapmak, en büyük zevklerimden biri. Asla kilolu biri olmadım, olmayacağım( inşallah ), ol-ma- ma- lı - yım. Bu nedenle , yürüyüş alışkanlığımdan ödün vermemeliyim. Bahar yavaş yavaş burnunu, kulağını göstermeye başladığına göre; üzerime daha ince eşofmanımı geçirebilirim.
Yürüyüş deyince, bakın ne geldi aklıma: Adamın biri ( Aslında ünlü bir düşünür de , adını şu anda hatırlayamayacağım. ), memleket meselelerini düşünmekten uyuyamıyormuş. Bir gece, yatakta düşünceler arasında dönüp dururken, yanında horul horul uyuyan karısını silkeleyerek uyandırmış. ” Memleketin bu kadar sorunu varken, nasıl rahat uyuyorsun ! ” diye kızmış.Siz de bana kızabilirsiniz o düşünür gibi. “ Bırak şu incik cincik sorunları, memleketin halini düşün. Yürüyüş de nerden çıktı?” diyebilirsiniz. Haklısınız ! Hem de yerden göğe kadar.Aslında, memleket sorunlarını düşünmüyor değilim, düşünüyorum da elimden bir şey gelmiyor. Beni ve düşüncemi kim takar ? “Adam deseler, ünüm yok; koyun deseler, yünüm yok.” Memleket sorunlarını, o sorunlara sebep olanlar düşünsün biraz da. Ben yürüyüşe gideceğim, kışın aldığım bir buçuk - iki kiloyu ne yapıp edip vereceğim.
Kilo deyip geçmeyin sevgili okurlar. Aldığınız bir – iki kiloyu umursamazsanız, spor yapmazsanız; bir bakarsınız, kilolu biri olup çıkmışsınız. Bir , iki, üç, beş derken; arkası gelir. “ K.hpelik, bir öpmekten; hırsızlık, bir ekmekten başlar.” demiş atalarımız. Düşünün ki yolda yürümüyorsunuz da top gibi yuvarlanıyorsunuz. Boşu boşuna ne diye onlarca kilo ağırlık taşıyasınız ki! Elli beş kiloluk bedeni taşımak başka, doksan kiloyu taşımak başka. O nedenle kilomuza dikkat etmek gerekiyor. Hem sağlıklı olmak hem de aynalarla barışık olmak için.
Neyse, konuya gireyim artık. Lâfı çok uzattım. Eşofmanlarımı giyip, çıktım evden. Hafif hafif esen rüzgâr, saçlarımı okşamaya başladı. Annemin eli gibiydi. Hemen ardından güneşin sıcaklığını hissettim. Çoktandır kapımı çalmayan ve sohbetini özlediğim dostun “ merhaba” sı gibi geldi bana, güneşin bu sıcaklığı. Anladım ki bahar, müjdecilerini göndermiş . Kendisinin de gelmesi yakındır.
Kasabanın dışına çıkınca, güzelim baharın buralarda oyalandığını gördüm. Bahar, kırlarda belli eder önce kendini, sonra da şehrin içine kadar gelir. Şöyle bir baktım yol kenarlarına; etraf, yeşillerini giymeye hazırlanıyor. Taşların altından yemyeşil otlar uç vermeye, gün ışığına çıkmaya çalışıyor. Ağaçların dal uçları kızarmaya başlamış. Belli ki, yaprak verecekler.
Sonra, evlerin balkonlarına takıldı gözlerim. Her evin balkonunda, o evin insanlarının yaşam biçimlerine, zevklerine, uğraşlarına ait ipuçları vardı. Bir evin balkonuna, bir spor kulübünün renklerini taşıyan forma asılmıştı.Belli ki bu evde, bir futbol sever var.
Başka bir balkonda , üç tekerlekli bisiklet duruyordu. Hemen yanında da bir top. Bu evde, küçük çocuğu olan bir aile yaşıyor şu halde. Az ilerideki balkonda , sakız gibi bembeyaz bebek çamaşırları oynaşıyordu çamaşır telinde. Anladım ki, bir bebek büyüyor bu evde. Ayrıca, bu evin hanımı çok temiz, titiz, tertipli. Çamaşırların resim gibi asılmış olmasından ve kar gibi beyazlığından o kadar belli ki.
Bir diğer balkonda , boş saksılar vardı sıra sıra. Belki ki bu evin sahibi, havaların iyice ısınmasını bekliyordu saksılara çiçek dikmek için. Çiçek sever bir aile yani. Gözüme takılan başka bir balkonda; piknik şemsiyesi, mangal, piknik sepeti vardı. Hııım! Bu aile, bir piknikçi demek ki.
Son virajı aldığımda ise, hep aynı boyda olan beş- altı erkek pijamasının ve iç çamaşırlarının asılmış olduğu balkona gitti gözüm. Hemen her gün çamaşır asılı oluyor balkonda. Bu evde hasta var büyük bir ihtimalle. Hem de kendi ihtiyacını görmeyen yatalak bir hasta. Derken, balkonun duvar dibine konulmuş, seyyar tuvalet gibi kullanılan oturak ilişiyor gözüme. Yanılmamışım ! Yatalak hastası olan bir ev bu.
Baktığım her balkonda, o evin insanlarına ait izler buldum. Kiminde bebek, kiminde çocuk, kiminde hasta izleri. İşte böyle taşmışız balkonlarımıza. Kendimize ait belirtiler sızmış, belki farkında olmadığımız. Bizi yansıtan bir ayna gibi balkonlarımız.
Yürüyüşten dönüşte, kendi balkonuma baktım bir yabancı gibi. Kendimi bulmaya çalıştım. Her iki katın balkon direklerine asılı duran ve kafa kafaya vermiş boş saksılar, balkon ve pencere kenarlarına sıralanmış çok sayıda uzun saksı...İki balkonumda üst üste duran onlarca saksıdan, çiçek sevgimin bir tutkuya dönüştüğü o kadar belli ki. Çiçek sevgim, balkonumda bas bas bağırıyor.
Kısacası, balkonlarımız bizi ele veriyor. Alışkanlıklarımızı, zevklerimizi, hatta belki tutkularımızı ve daha birçok şeyimizi. Şimdi - varsa eğer- bir bakın kendi balkonunuza. Eminim bana hak vereceksiniz.
Eh ! Artık şimdi memleket sorunlarını düşünebiliriz. Acaba hangisinden başlamalı ? Benim aklıma hemen Vakıflar Yasası geldi. Ya sizin ?
İşten eve gelir gelmez, Osman Bey’in gözleri televizyon kumandasını aradı. Bir yıldırım hızıyla gözlerini fıldır fıldır dolaştırdı odanın içinde. Yok!
Kanepe yastıklarının, minderlerinin altına baktı .Yok!
Masa ve sehpa üstlerini yokladı. Yok !
- Hangi cehennemde şu meret ?
Bilgisayar masasına baktı. Yok !
Oğlunun oyuncak sepetine baktı.Yok !
Koltuk ve kanepe altlarına baktı. Yok !
Nefesi hızlandı, saçları dikleşti.
Sinirle, mutfaktaki eşine seslendi:
- Nejlaaaaaaaaaa ! Nerde şu kumanda ?
Kadın, mutfaktan odaya geldi ve gazetelerin altında kalmış kumandayı buldu. Osman Bey derin bir “ oohhh ! ” çekti. Ellerinin titremesi, gözlerinin seyrimesi durdu. Kumandayı eline alıp, keyifle kanepeye uzandı. Eline kumandayı alınca, tarifi olanaksız bir haz duyuyordu. Vücudunda bir gevşeme, bir rahatlık hissetti. Ilık ılık oldu içi. Tv kumandasının kendisini böyle rahatlamasına öyle alışmıştı ki ! Televizyon izlemese bile, kumanda elinde olmalıydı. Hele hele dakika başı zaplamak, onun en büyük zevkiydi. Televizyon izlemek değil, zırt pırt kanal değiştirmekti onu mutlu eden. Çocuklarının, eşinin bu duruma sinir olmaları, umurunda bile değildi. Evin erkeğinin elinde olmalıydı kumanda.Yaşasııın !
Evin büyük kızı, mutfakta annesine yardım ediyordu. Endişeyle annesine şöyle dedi:
-Anneciğim, babamın bu kumanda hastalığı ne olacak ? Elinden bırakmıyor hiç. Tuvalete giderken bile kumandayla gidiyor.
Annesi, kızından daha dertliydi.
- Bırakmıyor ki, istediğimiz bir programı izleyelim. Kanepede uyurken bile, elinden düşürmüyor kumandayı.
- Ya anne, izlediğim bir tanecik bile dizi yok. Geçen babam duşa girdiğinde tv seyretmek istedim. Ama ne mümkün ! Meğer babam kumandayı banyoya götürmüş.
Nejlâ Hanım rahatlattı kızını:
- Biliyor musun, erkeklerin çoğu böyleymiş. Geçen gün arkadaşlarla sohbet ediyorduk, erkeklerin kumanda hastalığından söz açıldı. Tüm kadınlar, bizim kadar dertli.
İtiraz etti Hülya:
- Sanmıyorum anneciğim. Babamın durumu kadar vahim değildir hiç biri.
Birden gülmeye başladı Hülya:
- Hatırlasana anne, geçen gün kumandayı yanlışlıkla çantasına koyup işe gitmişti. Saatlerce kumanda aramıştık.
Nejla Hanım girdi araya:
- Yatak odasına bile kumandayla gidiyor. Başucuna koyup, öyle uyuyor.
Hülya :
- Ben odama tv istiyorum. Babamın kumanda hastalığı yüzünden, istediğim bir programı bile izleyemiyorum. Gündüz evde değilim ki, babam yokken izlesem.
Mutfaktaki sandalyelere oturup, derin düşüncelere daldılar. Osman Bey’in bu kumandaya yapışık gibi yaşamasından kurtulmanın bir yolu olmalıydı.
Aradan birkaç gün geçti. Osman Bey eve gelir gelmez yine hemen tv kumandasını eline aldı. Televizyonun karşısına geçti. Ama televizyonu açamadı. Çünkü kumanda çalışmıyordu.
-Gene mi pili bitti bunun?
Sinirle salladı, sıktı, bir iki el darbesi indirdi kumandaya. Yok ! Çalışmıyordu. Kapağını açtı, sıkıca kapattı, iki elinin arasında iyice sıkıştırdı. Hayır ! Yine çalışmadı.
Hemen iki pil bulup, değiştirdi. Yok, yine çalışmıyordu. O sırada Hülya girdi odaya. Osman Bey sinirle:
- Kumanda arızalı mı ?
Hülya kumandayı babasının elinden aldı, tuşuna şöyle hafifçe bastı, şak diye açıldı tv. Annesinin mutfaktan gelen sesine yanıt verdi:
- Geliyorum anne.
Osman Bey şaşırdı. Kumandanın hangi tuşuna bastıysa, çalışmıyordu. Acaba parmaklarında mı sorun vardı ? Acaba parmak uçları hissizleşmiş miydi ? Sinir uçlarında bir problem mi vardı ? Hülya’nın elinde çalışan kumanda, neden kendisinin elinde çalışmıyordu ? Ellerine, parmaklarına baktı. Her şey o kadar normal görünüyordu ki ! Bir de cep telefonunu denemek istedi. Cep telefonunun tuşlarına bastı telâş ve korkuyla karışık. Hım ! Telefon çalışıyordu. Yani parmakları, cep telefonunu kumanda ediyordu. Sonra ev telefonunu denedi, o da çalışıyordu. Bir umutla, tv kumandasını tekrar eline aldı . Ama, sonuç olumsuzdu. Kumandayı bir kenara koydu.
Az sonra karısı geldi odaya. Kumandanın Osman Bey’in elinde değil, sehpanın üzerinde olmasına hayret etti. Televizyonun karşısına geçti, bir kadın programı açıp izlemeye başladı.
Osman Bey âdeta şoktaydı. Acaba neden kumandayı çalıştıramamıştı ? Vücuduna yüklenmiş bir elektrik veya ne bileyim herhangi bir şey mi vardı ? Çok şaşkındı ama bu durumu eşiyle ve kızıyla paylaşmak istemiyordu.
Birden bilgisayar geldi aklına. Acaba bilgisayarı açabilecek miydi, kullanabilecek miydi ? Yerinden kalkıp, bilgisayar masasına oturdu. Korka korka klavyenin tuşlarına dokundu. İşte çalışıyordu. Kumandayı kullanamayan parmakları, klavyede yıldırım hızıyla geziniyordu. Derken internette, “ Flaş haber ” dikkatini çekti. Merakla haberi tıkladı:
“ Sadece kadın parmağına duyarlı tv kumandası artık Türkiye’de.”
Yazarın notu: Umarım, böyle bir kumanda icat ederler.